Yol haritasına alternatif girişimler
Ortadoğu’da barış çabalarına ilişkin olarak Yol Haritası’nın dışında, iki farklı girişim daha gündeme gelmiştir:
İlki, Ayalon-Nusseibh inisiyatifi ya da „Hedef Haritası“ (Destination Map) olarak bilinen ve İsrail iç güvenlik servisi eski başkanı Ami Ayalon ile Filistinli profesör ve Kudüs eski Bakanı Sari Nusseibh’in 1967’de işgal edilen toprakların Filistin devletine iadesini istedikleri tek sayfalık dilekçeli girişimdir ki; bunun altına onbinlerce Filistinli ve yüzbini aşkın İsrailli imza atmıştır. İkincisi ve daha önemlisi, Cenevre İnisiyatifi olarak adlandırılan ve 2001 başlarında Filistin ile İsrail arasındaki görüşmelerin tamamen kesilmesinin ardından, İsviçre hükümetinin himayesinde, Filistin Enformasyon Bakanı Yasir Abdurrabbih ile İsrail Adalet eski Bakanı Yoshie Pilline’nin öncülüğünde hazırlanan ve Yol Haritası’ndan çok daha kapsamlı ve ayrıntılı olan Cenevre Deklerasyonu’dur. Filistin-İsrail barışının temeli olarak Oslo Anlaşması’nın yerine geçmesi beklenen 50 sayfalık taslak anlaşma, yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ardından, 12 Ekim’de Ürdün’de açıklanmış; ardından 1 Aralık’ta Cenevre’de resmen ilan edilerek imzaya açılmıştır. Deklarasyonda; taraflar arasındaki ilişkiler, sınırlar, sınır geçişleri, egemenlik, güvenlik, Kudüs, mülteciler, yerleşimler, Filistinli tutuklu ve mahkumlar, dini öneme sahip bölgeler, su, kitle imha silahları, uygulamaları denetleme ve problemleri çözüm mekanizması gibi pek çok konuya ayrıntılı olarak değinilmektedir. Nihai Statü Anlaşmasına bırakılan önemli konulara ilişkin çözümler sunan deklarasyonun gelecekte yapılacak anlaşmalarda önemli bir model olması beklenmekteydi. Filistin tarafının mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi karşılığı toprak tavizine dayanan bu deklarasyona göre İsrail tarafı, kutsal topraklar, Ariel ve Efrat’taki egemenliğinden vazgeçmektedir ki; bu şimdiye dek yapılan barış görüşmelerinde en temel değişikliktir. Deklarasyonda Batı Şeria’nın %98’i ile Gazze’nin tümünde ve Kudüs’ün Arap bölgelerinde bir Filistin devletinin kurulması öngörülmektedir.
Müzakerecilerin hükümetlerini temsil etmediği bu girişime zamanla uluslararası toplum ve özellikle ABD ılımlı bakmaya başlasa da, Şaron çok sert tepki göstermiş ve buna katılan İsraillileri „hain“ ve „terörist“ olarak nitelendirmiştir. Görüşmeleri yürütenleri hapis ve sürgünle tehdit etmenin yanı sıra, onların idamlarını isteyenler de olmuştur. Bunun yanı sıra Şaron, İsrail sol kanadını, hükümeti barış çabalarında by-pass etmeye çalışmakla suçlamış ve sunulan alternatiflerin, zaten yıpranmış olan Yol Haritası’nı istikrarsızlaştıracağı konusunda uyarmıştır. Deklarasyonun asıl önemli yönü, İsrail hükümetinin barış görüşmelerinde kendisine Filistinli muhatap bulamadığı yönündeki iddialarının gerçek dışı olduğunu ortaya koymasıdır. İlk defa mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçilmesinin önerildiği bu plana, Filistinli direniş organizasyonları çok sert tepki göstermiş ve bunu ihanet ve işbirlikçilik olarak değerlendirmişlerdir. Arafat ise kendisine yakın üç bakanın aktif rol aldığı bu inisiyatifi gayri resmi olarak desteklemiştir.
Cenevre Deklerasyonu’nun önemli noktaları şunlardır:
Her iki taraf da birbirinin barış içinde yaşama hakkını tanıyacaktır. Filistinliler İsrail’i Yahudi halkının yaşadığı bir devlet olarak tanıyacaklardır.
Filistin tarafı geri dönüş hakkından taviz verecektir. Buna karşılık mülteci konumundaki yaklaşık 3.7 milyon Filistinliye beş ayrı seçenek sunulmaktadır: Şu anda bulundukları ülkelere yerleşme, Filistin Otoritesi’nce kabul edilme (Batı Şeria ve Gazze), toprak değişimi sırasında Filistinlilere bırakılan topraklara yerleşme, yabancı ülkelere gitme, çok az bir kısmının da İsrail’e kabulü. Böylece en geç beş yıl içerisinde mülteci meselesi tamamen çözülecektir. Yer değiştirme dolayısıyla kaybedilen malların tazminatı verilecektir.
Bazı karşılıklı toprak değişimleri dışında İsrail, 1967’de işgal ettiği tüm topraklardan çekilecektir.
Kudüs bölünecek ve Doğu Kudüs Filistin devletinin bir parçası olacaktır. İki devletin başkenti, Kudüs’te egemenlikleri altındaki bölge olacaktır. Doğu Kudüs’ün ve Batı Şeria’nın Yahudi bölgeleri İsrail’e bırakılacaktır.
Harem-i Şerif’in kontrolü Filistinlilerin elinde olup, İslam Konferansı Örgütü’nün de dahil olduğu uluslararası bir güç bölgenin güvenliğini ve denetimini sağlamak üzere konuşlandırılacaktır. Ağlama Duvarı ise Yahudi egemenliğinde kalacaktır.
Başta Ortadoğu Dörtlüsü olmak üzere, tarafların üzerinde uzlaşacağı diğer bölgesel ve uluslararası güçlerden oluşacak çokuluslu bir güç, bölgenin güvenliğini ve denetimini sağlamak üzere konuşlandırılacaktır. Bu gücün görevi; İsrail’in çekilişini yakından izlemek, ordusu olmayan Filistin devletinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistinlilerin sınır geçişlerini gözlemek, terörizme karşı alınacak tedbirlerin uygulanmasına yardım etmek, Kudüs’te ve Harem-i Şerif’te kalıcı olarak bulunmak olacaktır.
İsrail’in elindeki tüm Filistinli tutuklu ve mahkumlar üç aşamada serbest bırakılacaktır.
Filistinliler terörü ve şiddeti önlemek ve tüm direnişçileri silahsızlandırmak için taahhütte bulunacaktır. Filistin, silahtan arındırılmış bir devlet olacak ve sınır geçişleri uluslararası denetime tabi tutulacaktır.
Anlaşmanın kabulüyle birlikte taraflar önceki tüm iddialarından vazgeçecektir. Bu anlaşma tüm BM kararlarının ve geçmiş anlaşmaların yerine geçecektir.
Cenevre Deklarasyonu’nun adil ve kalıcı bir barışı getirmekten uzak olduğunu düşünen çevreler itirazlarını şu konularda yoğunlaştırmışlardır:Mülteciler konusundaki taviz oldukça tehlikeli olup, uluslararası anlaşmalarda kabul edilen Filistinlilerin geri dönüş hakkını ortadan kaldırmaktadır. Deklarasyonda mülteci „hakları“ yerine mülteci „meselesi“ ibaresi kullanılmıştır ki; bu, Filistinli mülteciler sorununun uluslararası hukuk boyutunu göz ardı etmektedir. Bu durum, Filistinli mültecileri dünyanın değişik bölgelerine dağıtma konusundaki mevcut çabaları cesaretlendirmektedir. Deklarasyonda ayrıca, taraflardan önceki tüm iddialarından vazgeçmeleri istenmekte; böylece, işgalci güçlerin işledikleri cinayetlerin ve haksızlıkların hesabını sorma hakkı Filistinlilerin ellerinden alınmaktadır. Deklarasyonun tüm BM kararlarının ve geçmiş anlaşmaların yerine geçmesi yönündeki vurgu, Filistinliler lehinde alınan pek çok BM kararının devre dışı bırakılması anlamına gelmektedir. İsrail devletinin bir „Yahudi devleti“ olarak Filistinlilerce tanınması, İsrail içinde yaşayan Arapların hayatını ileride tehlikeye atacaktır. Öte yandan, vadedilen Filistin otoritesi askerden arındırılmış ve tam egemenliği olmayan bir mahiyettedir. Bu durum İsrail’in siyasi kontrolünü artıracak, ekonomik ve askeri nüfuza sahip olmasını sağlayacaktır. Başta Kudüs olmak üzere pek çok bölgede Yahudi yerleşim birimlerinin varlığı da kabul edilmektedir. Son olarak bu inisiyatif, tıpkı önceki süreçlerde olduğu gibi, Filistin halkının milli birliğini ve azmini zayıflatarak intifadanın yenilgisine yol açacaktır.