SONUÇ
Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, zengin kültürel birikimi, güçlü jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli ile bölgesel ve küresel aktörlerin çekim alanı olmuştur. I. Dünya Savaşı ve sonrası İngiltere ve Fransa’nın, tıpkı Afrika’da olduğu gibi bölge sınırlarını keyfi olarak çizerek parçalara ayırmaları, bölge içi mücadeleyi beraberinde getirirken, bu kargaşa içerisinde ince ince dokunmaya başlanan İsrail projesi II. Dünya Savaşı sonrası hayata geçirilmiştir. Bu şekilde Batı’nın bölgede gözü kulağı olacak bir İsrail devleti ortaya çıkarılmıştır.
İsrail bir işgal devleti olarak bölgenin kalbine saplanırken aynı zamanda Arap birliğinin sağlanması yolunda güçlü bir motivasyon özelliği taşımaktaydı. Lakin Arap ülkelerinin birlik konusundaki iradesizlikleri hesapta yoktu. Bölgede yapılan dört büyük savaş İsrail’in varlığını daha da güçlendirirken Filistin tarafı katliamlara, göçlere ve her alanda mahrumiyetlere maruz kaldı. Uluslararası manada İsrail’in aleyhinde alınan yüzlerce karara rağmen Filistin dünden daha iyi olamadı. Hemen her gün birkaç masumun hayatını kaybettiği Filistin’de, hiçbir kararın ve sözde barış anlaşmasının İsrail’in kanun tanımaz tavırları karşısında şansı görünmemektedir.
İsrail bölgede düzenin ve barışın önündeki en büyük engel olduğunu hemen her gün gerçekleştiği fiili uygulamaları ile ortaya koyuyor. 1990’larda Madrid Görüşmeleri ve Oslo Barış Süreci ile başlayan arayışları, aslında İsrail’in bölgeyi istikbalde görmek istediği düzenin ara çözümlemeleri olarak algılamak mümkündür. Zira İsrail kendi aleyhine gibi görünen kararları fiili uygulamalarla boşa çıkartabileceğinin ve bunun bir yaptırım getirmeyeceğinin farkındadır. İsrail’i bu kadar şımartan temel unsurun; Yahudi-Anglosakson birliği olduğu kadar; siyasi ve ekonomik birlikten yoksun İslam dünyasının dağınık hali olduğunu da söyleyebiliriz.
Bugün Filistin, İslam dünyasının üzerinde hemen hemen ittifak içerisinde bulunduğu tek konudur. Buna rağmen İslam dünyası ne Soğuk Savaş döneminde ne de sonrasında atılan nutuklar ve saman alevi mesabesinde birkaç çıkış dışında güçlü bir irade sergileyememiştir. 1969 Mescid-i Aksa olaylarının ardından gösterilen hızlı refleks ve akabinde İslam Konferansı Örgütü’nün inşası, daha sonra aynı kararlılıkla devam ettirilememiştir. Halbuki Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın İslam dünyasındaki tartışmasız önemi bile tek başına güçlü bir motivasyondur. Buna rağmen gerek bölge ülkeleri gerek coğrafya dışındaki Müslüman ülkeler küresel güçleri küstürmeme telaşı ve dünyadan tecrit edilme korkuları ile Filistin’in yaşadığı drama göz yumabilmişler, Filistin’i siyasi manada „ümmetin yetim evladı“ olarak bırakabilmişlerdir.
Filistin uluslararası manada sahiplenilmemektedir. Mart 2004’te Filistin ve İslam alemi için sembol bir şahsiyet olan Şeyh Ahmet Yasin’e karşı düzenlenen hunhar saldırı ve sonrasında uluslararası arenada kuşanılan siyasal kayıtsızlık, İsrail’in BM nezdinde kınanmasının önündeki ABD vetosu ve Arap Birliği’nin Tunus görüşmelerinin iptali, İsrail’in yaptığının yine yanında kalması gerçeği ile bizleri karşı karşıya bırakmıştır. Suikast sonrası yaşananlar bir anlamda cinayetlerin alkışlandığı ve sessiz kalınarak ödüllendirildiği yeni bir perspektifi çizmektedir. Alabildiğine hukuksuzluğun ya da bu yeni çarpık hukuk anlayışının bir gün sahiplerini de yutabileceği unutulmamalıdır.
Bugün kesin olarak bölgede gerçekleşen bir şey varsa, o da İsrail’e uygun bir Ortadoğu’nun yaratılması projesinin dolu dizgin devam ettiğidir. Irak’ın parçalanmaya doğru gitmesi, 1948 sürgünlerinin resmen geri dönme izni almalarıyla daha da ivme kazanan Kuzey Irak’a İsrail’in yerleşme çabaları, İran’a ve Suriye’ye gözdağı verilmesi ve ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi hep bu doğrultudaki gelişmelerdir. Dünya petrol rezervlerinin %60’dan fazlasına sahip olan Ortadoğu, İsrail ve ABD merkezli ciddi bir uçurumun tam kenarındadır. Fakat bölge aktörleri fiili anlamda bu tehlikenin farkına varmadan daha kaç tane „Yol haritası“ nın tarihin çöplüğündeki yerini bulması gerekecektir? Bu konuda bir şey söylemek zor.
Son Aksa İntifadası’ndan 2004 yılı başına kadar geçen sürede 5.000 Filistinlinin katledildiği, 50.000’den fazlasının da yaralandığı, Batı Şeria’nın 730 kilometrelik utanç duvarı ile parçalara ayrılıp dünyadan tecrit edildiği, Arafat dahil hiçbir Filistinlinin can emniyetinin bulunmadığı, beş milyon Filistinlinin evlerine dönmek üzere beklediği ve dünyanın sessizliği kuşandığı bir dönemde hiç şüphesiz Filistin’in yanında olmak ve acısını paylaşmak büyük bir onur ve ayrıcalıktır.
Filistin, Kudüs ve Mescid-i Aksa tüm Müslümanların şeref ve onurudur. Müslümanlar şeref ve onurlarını savunma konusunda tembellik göstermemeli, Filistin’de adil ve kalıcı bir barışın temini için elinden geleni yapmalıdır.